dini hikaye

5/9/2007 -Kategori: hikaye

 

KARINCA İLE HZ: SÜLEYMAN

 

Bir gün Süleyman Peygamber (a.s.) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğini miktarını sorar.

Karıncada,

“ Bir buğday tanesi yerim” diye cevap verir.

Cevabın doğru olup olmadığı kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s.) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonrada bir yıl bekler müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?

Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.

Karıncada,

“ Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (c.c.) verirdi. Ben de O’na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım” diye cevap verdi.

Yüce Allah (c.c.) cümlemizi kul kapısına baktırmaktan korusun, AMİN…

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

hikaye

8/7/2007 -Kategori: hikaye

                                 

EN İLK ve EN ÜSTÜN

Sen Ahmed ü Mahmud ü Muhammedsin efendim

Hak’dan bize Sultan-ı müeyyedsin efendim.

(Şeyh Galip)

Vahiy meleği Cebrail aleyhisselam, anlatıyor:

-Hazret-i Allah, beni yarattı. Onsekizbin yıl arz altında kaldım…

-Ey Cebrail seni kim yarattı?

-Sen yarattın yara Rabbi. Her şey senin ve sen her şeyi yaratansın… Bense… ben, güçsüz ve ihtiyaç sahibi bir mahlukum.

Konuşmadan sonra bir onsekizbin yıl daha geçti… Yüce Allah yine sordu:

-Seni kim yarattı?

-Ya Rabbi, beni yaratan; öldürmeye ve diriltmeye kudreti olan sensin. Bense kuvveti hiç bir şeye yetmez biçarayim.

Üçüncü onsekizbin yıl da geçti…

-Ey Cebrail, ben kimim, sen kimsin?…

-Allahım sen her şeyin yaratıcası ve sahibi; bense bir kulcağızım.

Bu cevabımın peşinden bir merakımı dile getirdim:

-Ya Rabbi benden üstün bir varlık halkettin mi?

-Karşına bak, buyurdu…

Yüce emre uyarak gösterilen yere baktığımda bir nur gördüm. Ama nasıl bir nur? Güzelliğine hayran kaldım. Dört tarafında da dört ayrı nur?

-Allahım, gözlerimi alan bu harika aydınlık da ne?

-Seni, ne kadar melek varsa hepsini ve bütün her şeyi aşkına yarattığım nur!… O, en aziz kulum ve Peygamberimdir. O, canlı cansız her şeyin en üstünü ve en hayırlısı olan Muhammed Mustafa’dır “sallallahü aleyhhi ve sellem”

Sordum:

-Ya çevresindeki nurlar?

-Sağındaki Ebu Bekir Sıddik, solundaki Ömer ibni Hattab, önündeki Osman bin Affan, ardındaki Ali İbni Ebi Talib’dir. “Radıyallahü teala aleyhim”.

-Ya Rabbi; bu beş kişinin diğer insanlardan üstün bir tarafı olmalı!

-Bu beşi kendime dost seçtim. Onları seven beni sevmiş, düşmanlık eden bana düşman olmuş olur. Bunları sevenleri cennete, sevmeyenleri cehenneme koyacağım.

Hak yarattı alemi, aşkına Muhammed’in

Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammed’in

İlk insan Adem Peygamber, arş üzerinde “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazısını görünce ismin sahibinin erişilmezliğini anladı. Ancak O’nun ismi sadece göklerin en yükseğini mahyalandırmamıştı. Kelime-i tevhid cennette her sarayda, her yaprakta, her çiçekte, her bucakta okunuyordu.

Adem aleyhisselam, bu hali oğlu Şit Peygambere anlatıyor:

-Cennette O’nun ismi ile güzelleşmemiş bir tek köşe bile görmedim. Her yan ve her yön o şerefli ismin pırıltılarını aksettiriyor.

-Peki, babacığım hanginiz daha kıymetlisiniz?

Şit aleyhisselamın sualine Adem Peygamber cevap vermek istememiş olacak ki sükutu tercih etti. Ne var ki aynı sual üçüncü kere tekrarlanınca ezeli hakikat daha o günden açıklandı.

Alemlerin Rabbi buyurdu:

-Ya Adem! Her şeyi senin için yarattım, seni ise o seçilmiş için!!! Cenneti o’nunla ve o’nun ümmetiyle dolduracağım. Kendisine arap dili ile Kur’an-ı kerim indireceğim. Bu kitabın emir ve hükümleri, hiç değişmeyerek dünyanın sonnuna kadar devam edecektir. Bu peygamber, benim en sevgili kulumdur. İyiliği her insana ulaşacaktır. O’na uyanlar seçkin kullarımdan olur. Büyük şefaat sahibidir. İsmi yer yüzünde “Muhammed” göklerde “Ahmed”dir. O’nu dünyanın sonuna yakın göndereceğim. Hiç bir Peygamber O’ndan üstün olmadığı gibi, hiç bir ümmet de O’nun ümmetinin sayısına varamayacaktır. Ümmeti abdestli gezer. Öyle ki bunların yerdeki nurları yıldızların gökteki aydınlığı gibidir.

Ol dedi oldu alem, yazıldı levh ü kalem,

Okundu hatm-i kelam, şannına Muhammed’in

Adem babamız, cennetten çıkarılınca, üç yüz sene göz yaşı döktü. Çok üzgün ve çok pişmandı. Gaibden gelen bir sesin de hatırlatması ile el açıp-cennette iken Cebrail aleyhisselamdan öğrendiği bazı isimleri araya koyarak-dua etti:

-Ya Adem, kıyamete kadar gelecek evladının günahlarının bağışlanmasını isteseydin bu isimlerin sahiplerinin sevgisi için yine kabul ederdin…

Hep erenler geldiler, dergaha yüz sürdüler

Zikr-ü tevhid ettiler, nuruna Muhammed’in

O, müthiş tufandan önce Nuh aleyhisselama bir gemi yapması buyurulunca yüzyirmi dörtbin dört tane tahta hazırladı. Ve Cebrail’in tenbihi ile her tahtaya bir Peygamberin mübarek adını yazdı. Ancak ertesi gün tahtalardan isimler silinmişti. Olaya çok üzüldü. İsimleri tekrar yazdı. Devrisi sabah yazılar yine silindi. Bir daha yazdı ama bir sonraki gün tahtalar bomboştu… çok müteessir oldu… bir tuhaflık vardı bu işte. Sır, gelen vahiyle çözüldü.

-Tahtaların ilkine benim, sonuncusuna da habibim Muhammed Mustafa aleyhisselamın adını yaz ki şeytan öbür isimleri silmesin.

Nuh Peygamber, emredildiği gibi yaparak çalışıp gemisini tamamladı. Fakat dört tahta artmıştı. Bunu Cebrail aleyhisselamla konuştu:

-Ya Cebrail, fazla gelen dört tahtayı ne yapayım?

Vahiy meleği suali Hak teala’ya sundu.

İnsanlığın ikinci babası Nuh Peygambere haber geldi.

-Ey büyü peygamber! O dört tahtaya son peygamberimin dört halifesinin isimlerini yaz; gemi o zaman tamam olacaktır. Zira o dört insan, İsla dininin dört sütunu gibidir. İslamiyet onlarla ayakta kalır ve onlar sayesinde dünyanın her tarafına yayılır. Vahye uyularak denilenin yapılması ile gemi tamamlandı ve ondan sonra yüzebildi.

Nuh Peygaber, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali’nin isimlerini artan tahtalara yazarak bunları gemisine çakmadıkça görünüşteki kusursuzluğa rağmen geminin yüzmesi ve felaketten kurtulması mümkün olmamıştı.

Ya mü’minler… mü’minlerin de o dört büyük zatın ismini kalplerine yazmadıkça dıştan ne kadar olgun ve noksansız görünürlerse görünsünler büyük imtihanda kurtulmaları mümkün olabilir mi? Sadece iki cihan güneşi eşsiz ve emsalsiz Peygamberimizi değil, O’nun dostlarını da sevmek gerekiyor… Bu şart yerine gelmeden, O’nun sevdiklerinin aşkı kalbe yerleşmeden cezadan kurtulmak ne mümkün?…

Veysel Karani kazandı, ahir yine özendi

Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed’in

İbrahim aleyhisselam, bir gün rüyasında Cenneti gördü. Uzunluğu yer ile gök arasındaki mesafeden fazlaydı. Meleklere:

-Buralar kime mehsustur? diye sordu.

-Evlatlarından Muhammed Mustafa ve o’nun ümmeti içindir, diye cevap verdiler.

İbrahim Peygamber, dikkatle bakınca ağaçlarda”La ilahe illallah” budaklarında “Muhammedün Resulullah”, meyvelerinde “Sübhanellah”, “Velhamdülillah” cümlelerinin yazılı olduğunu gördü…

Uyandığında rüyasını milletine nakletti.

-Ümmeti Muhammed kimdir, diye sordular. İbrahim aleplisselam, düşünceye daldı. O anda Cebrail aleyhisselam peyda oldu ve:

-Ne düşünüyorsun ey Allah’ın dostu, dedi.

-Bir rüya gördüm… girdüklerimi ümmetime anlattım, Muhammed ümmetini öğremek istediler. Benimse bu hususta bilgim yok. Onun için düşünüyorum.

Cebrail aleyhisselam:

-Ben de fazla bir şey bilmiyorum, diyerek Cenab-ı Hakka arz etti:

Yüce Allah şöyle buyurdu:

-Muhammed, benim ahir zaman Peygamberimdir. Makbul kullarıma Peygamber olarak gönderecğim. O peygamberi bütün yaratılmışların arasından seçtim. Kendisini ve ümmetini yerden ve gökten yüzyirmi dört bin yıl evvel yarattım. Kıyamet günü O’nun yolundakilerin yüzü bütün insanların yüzünden daha ak, aydınlık ve abdest suyu değen vücut parçaları pırıl pırıl olacaktır.

Feriştehler geldiler, saf saf olup durdular

Beş vakit namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in

Tevrat, Musa aleyhisselama inince büyük Peygamber çok sevindi ve şükrünü dile getirdi. Cenab-ı Hak:

-İnsanların kalbine baktım. En mütevazi olarak seni gördüm. Bu sebeple seni Peygamber yaptım ve benimle konuşma devletine erdirdim, dedi ve ilave etti:

-Ölünceye kadar tevhid üzere ol. Sevgili Muhammed Mustafa’nın Resulüm olduğunu tasdik et ve kalbine O’nun muhabbetini yerleştir!

-Ya Rabbi, Muhammed kimdir; O’nu tanımıyorum?

-O öyle bir kimsedir ki yerleri ve gökleri yaratmadan binlerce sene evvel güzel ismini arşın üzerine yazdım. Ya Musa, sana çok yakın olmamı ister misin? Öyle bir yakınlık ki bedenine ruhdan ve gözünün siyahına beyazından daha yıkn olayım!..

-Allahım bundan gayrı ne arzum olabilir?…

-Öyleyse Habibime çok selavat oku.

Hak teala devam etti:

-Ölen bir kimse Muhammed aleyhisselamı inkar etmişse, o bedbahtı sürüterek cehenneme attırırım. Beni görmesini nasip etmem ve hiç bir melek ve peygamberin şefaat etmesine de için vermem!…

Bunu yolundakilere bildir.

-Ya Rabbi O’nun hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak isterim.

-Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı; yeri-göğü, cenneti-cehennemi ayı, güneşi, geceyi-gündüzü, melekleri, Peygamberleri ve hiç bir şeyi yaratmazdım. O’nun Peygamberliğini kabul etmezsen İbrahim halilulllah bile olsan sana eziyet ederim!…

-Onun Peygamberliğini ve yüksekliğini kabul ettim Ya Rabbi!…

Havada uçan kuşlar, yeşerüp dağ ü taşlar,

Yemiş verir ağaçlar, aşkına Muhammed’in

Davut aleyhisselam, bir gün Zebur okurken kitaptan bir nur yükseldiğini; bu nurun odayı doldurduğunu ve kalbinin rahatladığını gördü… Ve bu hal, her Zebur okuyuşunda tekrar etti. Nurun mahiyetinni Allahü tealaya sordu:

-Ya Rabbi bu nur neyin nesidir?

-O, habibim Muhammed Mustafa’nın nurudur. Cümle alemi onun hatırına yarattım.

Bu tüyler ürperten ilahi cevap üzerine Davut Peygamber, yüksek sesle “Lailahe illallah Muhammedün Resulullah” dedi. Bütün yırtıcı hayvanlar, kuşlar, böcekler ve yılanlar, çevresine toplandılar ve:

-Öyledir ya Davut! diyerek onu doğruladılar.

Bu olaydan sonra Davut Peygamber, Zubur okumaya başlarken kelime-i tevhid söyle oldu.

İmansızlar geldiler, andan iman aldılar

Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in

O’nu övmeye kalkan erir ve tükenir.

O’nu hiç bir lisan medhetmeye kafi gelmez. O’ kelimeler üstü ve kelimeler ötesi ve gönüller dolusu sevgiye layıktır.

Yunus kim ede medhi, över Kur’an ayeti

Ah! vergil salevatı, aşkına Muhammed’in

Biz de… kendim, eşim, dostum, tanışım, arkadaşım, binler, onbinler, milyonlar, milyarlar, O’nu o en sevgili ve en üstün’ün Peygambeliğini kabul ettik ya Rabbi…

Bundan üstün devlet bilmiyoruz ya Rabbi!..

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HİKAYE

8/7/2007 -Kategori: hikaye

          

     GIYBET

 

PEYGAMBER ALEYHİSSELAM ve sahabeleri bir gaza yolundaydılar. Sahabelerden bazıları acıkmıştı. İçlerinden Selman-ı Farisî’yi, kendisinden yiyecek birşeyler istemek üzere, Allah’ın Resulû’nun huzuruna gönderdiler. O, arkadaşlarının istekleri üzere, Peygamber Aleyhisselam’ın yanına doğru yola çıktı. Geride kalanlardan bazıları, onun arkasından konuşmaya başladılar:
“Bu, ağzına kadar suyla dolu bir kuyunun başına varsa, o kuyunun suyunu kurutur da, eli boş döner!”
Arkasından söylenenlerden habersiz olan Selman, Peygamber Aleyhisselam’ın yanına vardığında, arkadaşlarının isteklerini iletti. Peygamber Aleyhisselam ise, ona hiç beklemediği bir cevap verdi:
“Git arkadaşlarına söyle,
onlar yemeklerini yediler.”
Bu cevaba çok şaşıran Selman, arkadaşlarının nasıl olup da kendisinin gidişinin ardından yiyecek bulduklarının merakı içinde, onların yanına döndü ve sordu:
“Siz yiyecek bulmuş ve yemişsiniz!”
“Hayır!” dediler. “Biz ağzımıza koyacak bir lokma olsun, bulmuş değiliz!”
Arkadaşlarının bu cevabı üzerine hayreti ve şaşkınlığı daha da artan Selman, işin aslını öğrenmek üzere tekrar Peygamber Aleyhisselam’ın huzuruna döndü ve işin aslını O’ndan sordu.
Peygamber Aleyhisselam, kendisine şöyle cevap verdi:
“Onlara söyle! Sen buraya gelirken arkandan konuşup, gıybetini edip, senin etini yediler. Bu onlara yeter! Daha ne yemek istiyorlar?”
*Gıybet: Orada bulunmayan biri hakkında hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyip ileri geri konuşma. Söylenenler o kişide varsa, konuşanlar gıybet etmiş olur. Yoksa, o zaman hem gıybet, hem iftira etmiş olur ki, iki kat günahtır.

 

not: www.cevherkutusu.com dan alıntıdır.

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

hikaye

21/6/2007 -Kategori: hikaye

                                                                             

 

 

 Namazı Son Dakikada Kılanlardan mısınız ?

Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum namaz hiç
bu vakte bırakılır mı?'' Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmış,
ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek
bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.

Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep... namaz
son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu.
Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı
ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her iki
yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim namazı." dedi kendi
kendine.

Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam
kurulamadan kendisini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle
namazı eda etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden
edemedi. "Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine bana." dedi.
Çok seviyordu onu ...Hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu
hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir
mahviyeti vardı ki... hicabından renkten renge girerdi.

O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı
üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp
secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu şekil tefekkür etmeyi
severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. "Ne kadar da yorulmuşum." dedi.
Daldı gitti öylece....

Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla
doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor;
Kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin
arasında bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta
kafesinden kurtulmaya çalışıyor, soğuk soğuk terler döküyordu.
Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş
ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı
olmuşlardı. Ama mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin
bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti.

Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular.
Hayretle bir sağa, bir sola baktı. "Benim ismimi mi okudunuz?" dedi
dudakları titreyerek..... Kalabalık birden yarılmış, bir yol
olmuştu önünde. İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının
vazifelileri
oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla
yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi.
Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı önündeydi. Bütün
hayatı, bir film şeridi gibi
geçiyordu gözlerinin önünden...." Şükürler olsun " dedi, kendi
kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya açtım, Hep hizmet eden
insanları gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını
islam yolunda harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor,
yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep
bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı
anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa
yerine getirdim. Haramlardan kaçındım. "Kirpiklerinden aşağı
gözyaşları
dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi
zannediyorum." Diyordu. Ama bir yandan da "O'nun için ne yapsam az,
Cennet'i kazanmama yetmez." Diye düşünüyordu.Tek sığınağı
Allah'ın rahmetiydi.

Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu. Sırılsıklam
olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki
neticeyi bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli
melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki kalabalığa
döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu.
Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış,
okunacak hükme kulak kesilmişti.

Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı
duyuyordu? İsmi cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne
yığıldı. Hayretten dona kalmıştı." Olamaaaazzzz " diye
bağırdı. Sağa sola koşturdu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum?
Hayatım
boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber
koşturdum. Hep rabbimi anlattım." Diyordu.

Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki
melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı
yararak alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye
başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden
çıkmayacak mıydı?

Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık
döküldü.."Hizmetlerim... Oruçlarım.... Okuduğum
Kur'anlar......Namazım....Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?" diyordu.
Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu hiç
sürüklemeye devam ettiler.
Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son
çırpınışlarıydı.

Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa
yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namaz
da insanı günahlardan öyle temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim
namazlarım da mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu.
" Namazlarım.....Namazlarım....Namazlarım." diye diye hıçkırdı.
Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem
çukurunun başına geldiler.
Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye
baktı. Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü.
Başını öne eğdi. İki büklüm oldu. Kollarını sıkan parmaklar
çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu
birden bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir iki
metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu.

Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar
onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini yukarıya çekti. Üstündeki
başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı.

"Siz de kimsiniz ?" dedi.
İhtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarınım."

"Neden bu kadar geç kaldınız ? Son anda yetiştiniz. Neredeyse
düşüyordum."dedi....

İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı;

" Sen beni hep son anda yetiştirirdin, ...hatırladın mı?

Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter içinde
kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı
okunuyordu.Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest almaya gidiyordu.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

sevmek bir ömür boyu

sevgi, aşk, bilgi, yemek tarifi, şiir, resim ne ararsan var burda....

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

online
site için öneriler
sitemizi beğendiniz mi?

evet
idare eder
hayır


Şu Andaki Durum

Oyunlar Designed by In Obscuro