dini bilgi

15/12/2007 -Kategori: dini bilgiler

                             

DUA KADER İLİŞKİSİ

    Dua, kulun bütün benliğiyle Rabbine yönelerek O’ndan istekte bulunmasıdır. Dua kul ile Allah arasındaki yegâne bağdır. Kula yaraşan, kendi acizliğini anlayıp, Yüce Allah’ın kudret ve azametini düşünerek ihtiyacını arzetmek, kabul etmesi için niyazda bulunmaktır.

Ayet ve hadislerde dua teşvik edilmiştir: Rabbiniz şöyle dedi: ”Bana dua edin, duanıza cevap vereyim” (Mü’min Suresi 60). Hz. Peygamber(s.a.s.) de: “Dua ibadetin özüdür” (Tirmizi, Dua,1), “Allah katında duadan daha şerefli bir şey yoktur” (İbn Mace, Dua, 1) buyurmuştur.

“Allah’ın takdiri değişmeyeceğine göre duanın ne faydası vardır?” şeklinde düşünen insanlar olabilir. Kuşkusuz böyle bir düşünce yersizdir. Şöyle ki;

Olaylar sebep-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlanmıştır. Sebeplerin sonuçları doğurması zaman içinde meydana gelir. İyilik veya kötülüğü takdir eden bunlar için bir sebep de takdir etmiştir. Dua kötülüğün giderilmesi veya iyiliğin sağlanması için bir sebeptir.

“Kaza ancak dua ile geri çevrilebilir.” Sözünün açıklaması da şöyledir: Allah2 a dua ve niyaz, O’nun rahmetine vesile olur. Bu suretle musibetler azalır, acılar diner. Mesela Allah bir yere bir felaket takdir etmiş olsa ve kul musibetin giderilmesi için dua etse, dua Allah’ın takdirini değiştirmez. Şu kadar var ki Allah’ın rahmetiyle afetin etkileri, bırakacağı tesirler değişir. Rahmet fırtınanın şiddetini azalır. Kaderde bir afet olan bu fırtına, sonunda dua bereketiyle serin bir rüzgâr oluverir.

DUALARDA BULUŞMAK DUASIYLA ALLAH’ A EMANET OLUN…

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

bilgi

2/8/2007 -Kategori: dini bilgiler

 

ÇOCUK TERBİYESİ VE UTANMA

 

Çocuk terbiyesinde izlenecek metot son derece önemlidir. Çocuk, anne ve babaya verilmiş Allah emanetidir. Onun ruh yapısı temizdir. Ancak her türlü şekli vermeye müsaittir.

 

Eğer çocuk iyiye, güzele, doğruya yöneltilirse, şüphesiz güzel bir ruhi yapıya sahip olur ve hayrı, güzelliği temsil eder.

Anne babanın en önemli görevi çocuğa güzel bir terbiye vererek, onu Allah’ın rızasına giden yolda iyi insan olarak yetiştirmektir.

Çocuğun terbiyesinde zamanlama önemlidir. Bu sebepten daha küçük yaşlarda iken terbiye faaliyetine başlanmalıdır.

Çocuk için anne ve baba, canlı bir kitap, canlı bir örmektir. Öyleyse anne babalar çocuklarına iyi örnek olmak zorundadırlar. Anne ve babalar, çocuklarının terbiyesi hususunda nefislerinden fedakârlık yapmalıdırlar. Çocuklarının temiz, dürüst, imanlı olmalarını istiyorlarsa onların yanındaki konuşmalarına, hal ve hareketlerine dikkat etmelidirler.

Eğitim kademe kademe verilmeli ve belirli aralıklarla denetim yapılmalıdır.

Zamanı gelince çocuk okula gönderilmeli ve onun okul hayatıyla yakından ilgilenilmelidir.

Kur2an-ı Kerim mutlaka öğretilmeli; dini bilgilerini geliştirebilecek faydalı ve güvenilir eserler okutulmalıdır.

Sevgili Peygamberimiz(s.a.s) ‘de çocuk terbiyesi üzerine :”Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir bağışta bulunmuş olamaz.” buyurmuşlardır.

Bir imtihan sebebi olan yavrularımızın ahlaki terbiyeleri ile yakından ilgilenmeliyiz. Onların; hayırlı, vatanını, milletini seven, büyüklerine karşı saygılı, vicdanlı ve merhametli birer insan olarak yetiştirilmeleri için türlü fedakârlıktan kaçınmamalıyız. Çünkü geleceğimizi çocuklarımıza emanet edeceğiz.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HZ. AİŞE

21/7/2007 -Kategori: dini bilgiler

HZ AİŞE (R.ANH.)

 

Hz. Peygamber’in hanımlarından olan Hz. Aişe (r.anh.) 614 yılında Mekke’ de doğdu. Babası Hz. Ebubekir olup hicretten 2 sene önce nikâhı kıyıldı ve 622 yılında da Medine’ ye hicret etti. Burada 624 yılında Hz. Peygamber ile evlendi. Diğer hanımları arasında özel bir yeri olan Hz. Aişe, Peygamberimizle birlikte pek çok sefere katıldı. Uhud Savaşı’nda sırtında su taşıdı, haber topladı ve yaralıların bakımıyla ilgilendi. Mekke’nin fethi hakkındaki bilgileri Hz. Peygamber sadece ona söyledi. Her zaman Allah’ın Resulü’nün yanında bulunduğu için hem Kur’an-ı Kerim hem de Peygamberimizin sünneti hakkında bilgisi çok fazlaydı. Yine “ifk”,”ila”,”tahyir” ve teyemmüm konusundaki dört hadisin iniş sebebi Hz. Aişe’nin başından geçen olaylarla ilgilidir.

Hz. Peygamber onu çok sevdiği için kendisine Ayşe, Uveyş ve Aiş diye hitap ederdi. Beyaz yüzlü olduğu için kendisinde Hümeyra diye hitap ettiği de olurdu. Kimsenin aleyhinde konuşmaz, kanaatkâr, mütevazı, cömert ve vakur bir kişiliğe sahip olup iyi bir hatip idi. 60 kadar köle ve cariyeyi azat ettiği rivayet edilir. Bu azat edilenler içinde ilmi konularda ve hadis ilminde önemli isimler yetişti.

Hz. Peygamber’in ashabı arasında en fazla fetva veren yedi kişiden birisi olduğu rivayet edilir. Kendisinden hadis rivayet eden 200 kadar sahabe ve tabii bulunmaktadır. Hz. Peygamberin vefatından sonra 47 yıl daha yaşayan Hz. Aişe 65 yaşında iken 14 Temmuz 678 ‘de ( 17 Ramazan 58) vefat etti.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

dini bilgiler

16/7/2007 -Kategori: dini bilgiler

                            

Süslenme

Güzel olanı sevme ve güzel görünmeye çalışma duygusu da insanın fıtratında, yaratılış hamurunda bulunan doğal bir durumdur. İslâm ise fıtrat dinidir. Fitrat dininin, fıtratta bulunan duyguları yasaklaması ve köreltmesi değil, fıtrata uygun biçim de ayarlaması ve düzenlemesi beklenir. Öyleyse süslenmenin fıtrata uygun olanı normal, fıtratı bozanı, ya da gayesinden uzaklaştıranı anormaldır. Ya da biri helâl, öbürü haramdır.

Başta da söylediğimiz gibi, tabiatta herşey çift olarak yaratılmıştır. Allah'tan başka herşey çifttir. Çiftler ise bir bütünün yarım parçaları demektir. Bir araya gelince bütünü oluştururlar. Artı ve eksi elektrik taşıyan kablolar birleşince enerji oluşur, lamba yanar; ütü ısınır. Kadın ile erkek normal yollarla bir araya gelince birbirlerini tamamlarlar. Huzur ve sükun oluşur. Elektrikte olduğu gibi meyva ve sonuç doğar. Demek ki, bu bütünün oluşması istenen bir şeydir. İstenen bir şey için gerekli olan şeyler de istenmiş demektir. İste normal ölçüleriyle süslenme ve kokulanma, bu bütünün tutmasını sağlayan ara yapıştırıcılardandır ve tabiî ölçülerinde kaldığı sürece tabiîdir.

Yalnız kadın süsünü yabancılara göstermemekle emrolunmustur. (Nûr (24) 31.) Öyleyse süslenecegi yer evidir.

Kadının tabiî güzelliklerini koruması, pasaklı olmaması süslenmede ilk ve tabiî olan görevidir. Çünkü kadının süslenmemesine ihtiyaç olmayabilir ama pasaklı olmaması sürekli bir ihtiyaçtır. Bu, kocasını haramdan korumanın birinci şartıdır. Konuyu biraz daha açmaya çalışalım:

Kadını süslenmeye iten iki ana sebep vardır:

1. Kadının yaratılışında olan süslenme tutkusu,

2. Kendisi dışında onu süslenmeye zorlayan güçler.

Kadınlar bakmaktan çok bakılmayı seven edilgen varlıklar oldukları için, onların büyük bir ekseriyeti cicilibicili giymeyi, süslenip-püslenmeyi sever. Böyle olan, kadınların süslenmesine engel olmak, onlara vücutlarının ihtiyacı olan, meselâ C vitaminini vermemek gibi olur. Böyle olan bir kadına süslenmenin değil, süsünü yabancılara göstermesinin anlamsızlığını ve zararlarını öğretmek gerekir. Bunu dışarıya taşıran duygunun marazî ve psikolojik bir yetersizlik olduğunu anlatmak gerekir. Böyle olan kadının kocası da süslenmesini istiyorsa ne âlâ, bu tutkusunu kocasına karşı gerçekleştiriverir. Kocası süslenmesinden hiçbir zevk almıyorsa, onun süslenmesine bütün bütün engel olmak değil, yabancılara göstermemesini sağlamakla yetinmelidir. Unutmamalıdır ki, Allah kadınlara hitaben: "Süslerini göstermesinler... gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar... Kalplerinde hastalık olanların hastalığın depreştirmemek için seslerini kadınsı kadınsı inceltmesinler... Cahiliyyet dönemi kadınları gibi, süslü-püslü, kırıladöküle gezmesinler... buyurur. (Ahzâb (33) 32.) Bu âyetler bir yönüyle, kadının tabiî olarak süslenmiş olduğunu anlatır. Çünkü varolan bir şeyin gösterilmemesi istenir. Ama bir yönden de insan için Mevlâsının emirlerine uyarak arzularına sınır getirmesi ona her türlü zevkten daha aziz gelmelidir. Peygamberimiz de, "erkeklerin görecegi şekilde süslenerek ve koku sürünerek çıkan kadının, evine dönünceye kadar Allah'ın gazabı altında olduğunu" haber verir. (Bu konudaki hadîsler için bk. Hindî age XVI/381 vd.)

Kadının süslenmesi kendi arzusundan değil de, bir dış isteğe dayanırsa, bu da helâl, ya da haram olabilir. Süslenmesini kocasından başka birisi istiyorsa bu anlamsızdır ve haramdır. Eğer kocası istiyorsa meşru çerçeve içerisinde bu, helâl olması bir yana, aynı zamanda bir görev ve zorunluluktur. Kocanın, karısının süsleninesini istemesi, cinsel arzu ve dikkatlerini onda toplaması ve harama bakmak istememesi anlamına geldiğinden, bu iyi bir davranıştır, kadının da bunu fırsat bilmesi ve kocasının gözüne girmesi gerekir. Onun bunu, iyi duygularla yapması kendisine ibadet sevabı kazandıracaktır. Hattâ bu noktada bazı islâm bilginleri, kocası süslenmesini isterken, süslenmemekte ısrar eden kadının kocasının, başka yolla ikna edememesi halinde dövmesinin câiz olduğunu bile söylemişlerdir. (Halebî, Münyetü'I-musallî 395.) Ancak bu, kadını dövmeyi yasaklayan hadislere zittir.

Ama eğer kocası, kendisi için değil de, kârısının başkaları için ve sokağa çıkarken süslenmesini istiyorsa bu, kendi erkekliğini yeterli bulmama biçiminde, psikolojik cinsel bir hastalıktir, marazî bir tatmin arama yoludur ve haramdır. Maddî bir tedavi yolu da yoktur. Acı da olsa İslam'ın ilâçlarını kullanması ve haramlara karşı perhiz uygulaması gerekir.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

dini bilgiler

16/7/2007 -Kategori: dini bilgiler

                           

Peygamber'in Cinsel Öğretimi

 

 

                     Allah'ın Resulü cinsel hayatla ilgili farzlar ve haramları mümin erkeklere ve kadınlara ayrı ayrı öğretiyordu. Fakat cemaat namazına erkekler yanısıra kadınlar da katıldığı için müşterek öğretimde bulunduğu zamanlar da oluyordu. Şu hadîsi müşterek öğretime bir misal olarak verebiliriz: Yezîd kızı Esma (r.anha) bizzat şahit olduğu olayı şöyle anlatıyor. (Bir namaz sonrasıydı.) Çevresinde erkekler ve kadınlar (ayrı ayrı) oturuyorken Allah'ın Resulü (suali içeren bir üslupla) şöyle buyurdu: -Galiba (içinizde) karısı ile yaptıklarını açıklayan erkeklerle, kocası ile yaptıklarını anlatan kadınlar var? Topluluktan bir cevap çıkmayınca şöyle dedim: - Evet, var Ya Resülallah! Allah'a yemin ederim ki erkekler de bu şekilde konuşuyorlar. Kadınlar da böyle laflar ediyorlar. (Benim bu açıklamam üzerine) Allah'ın Resulü şu talimatı verdi: -Cinsel hayatınızı açığa vururcasına konuşmayınız. Bu şekilde konuşan erkek ve kadın, erkeği dişisine raslayan ve insanlar kendilerine bakıp dururken erkeği dişisinin işini bitiren erkek ve dişi şeytan gibidir." (Ebü Davud, Nikah: 49) Kadınlar da Cinsel Konularda Bilmediklerini Hz. Peygambere Sorarlardı: Ümmü Süleym Hz. Peygamberin eşlerinden Ümmü Seleme'nin (r.a.) komşusuydu. (Zaman zaman) O'nu ziyaret ederdi. Bu ziyaretlerinden birinde Allah'ın Resulü çıkagelince O'na sordu: -Ya Resülallah! Rüyasında kocasının (veya bir başka erkeğin) kendisiyle cinsî münasebette bulunduğunu gören kadının yıkanması gerekir mi? Ne buyurursunuz? (Böylesine bir sualin sorulmuş olması utandırmış olacak ki) Hz. Ümmü Seleme, Ümmü Süleym'e yönelerek şöylece serzenişte bulundu: -Allah iyiliğini versin. Baltayı taşa vurdun Ya Ümmü Süleym! Allah'ın Resülü'nün huzurunda kadınları küçük düşürdün. -Şüphesiz ki Allah gerçeği bildirip emretmekten utanmaz (ve utanılmasını da emir buyurmaz.) Bizim kesin olarak bilmediğimiz hususları Allah'ın Resulü'ne sormamız o hususlarda (gerçekleri) görmez-bilmez bir körlük içinde olmamızdan daha hayırlıdır. (Ümmü Süleym'in sualinin ve gerekçesinin doğruluğunu onaylamak için) Allah'ın Resulü: "Allah asıl senin iyiliğini versin. Çıkmaza giren sensin Ya Ümmü Seleme!" dedi ve sualin cevabı olarak da şöyle buyurdu: "Evet Ya Ümmü Süleym! Rüyalanan kadının menisi geldiğinde yıkanması gerekir." (Ahmet b. Hanbel, Müsned: 6/377.) Gusül abdestinin farz olması için kadının rüyada ilişkide bulunmuş ve boşalmış olması lazımdır. Cinselliği Korumak ve Kullanmak da İbadettir. İnsanlarda cinsel organları, tatmin edilmek istenen cinsel arzuları yaratan ve üreme görevini yükleyen Allah'tır. O'nun yarattığı cinselliğe saygı duyarak ve O'nun koyduğu yasalar içinde evlilik yoluyla cinsel organları kullanarak tatmine ve üremeye yönelmek Allah'ın yarattığını ve yüklediği görevleri korumaktır. Allah'ın ve Peygamberinin emirlerini uygulayarak evlenmek ve böylece cinsel hayatı başlatıp sürdürmekte ibadettir. Ameller Niyetlere Göredir. İnsanın niyeti halis, Allah'ın ve Resulünün emirlerine uygun olursa her işi aslında ibadettir. Helal rızık için çalışmak, nefsi ve nesli korumak için evlenmek ve daha nice günlük hayatımızdaki işler niyetlerimize göre ibadet olabilmektedir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Ameller ancak niyetlere göredir. Ve ancak her kişiye niyet ettiği vardır. O halde kimin hicreti Allah'a ve Rasülüne ise, onun hicreti Allah'a ve Rasulünedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadına ise, onun da hicreti hicret ettiği şeyedir." (Buhari, iman:41, Nikah:5. Müslim, İmaret: 153. Ebu Davud, Talak:11. Tirmizi, Fazail-i Cihad: 16). Amellerimizin niyetimize göre ibadet olduğuna en güzel delil yine Fahr-i Kainat Efendimizin bir hadis-i şerifidir. Cinsel Haramlardan Korunmak İçin Eşle Cinsel İlişki İbadettir Ve Sadakadır. Sahabî Ebu Zerr (r.a.) anlatıyor. Allah'ın Resulü şöyle buyurdu: -"Sübhanellah" şeklinde her bir tesbihde, "Elhamdülillah" şeklindeki her bir hamdde, "Allahü Ekber" şeklindeki her bir tekbirde, "la ilahe illellah" şeklindeki her bir tehlilde, her bir Hakk'a çağırmada ve her bir batıl'dan sakındırmada sadaka sevabı vardır. (Hatta) sizden birinizin eşi ile cinsî münasebette bulunmasında bile sadaka (sevabı) vardır. Ashab-ı Kiram (hayret ve de merakla) sordular: Ya Resülallah! Bizden biri cinsel arzularını tatmin eder de bu sebeple ona nasıl sevap verilir? -(Pek tabîi ki verilir. Ya sizlerden biri) zina yapacak olsaydı, yaptığı zinadan ötürü günaha girmeyecek miydi? Buna ne dersiniz? Bunun gibi, nikahlı eşiyle cinsel ilişkide bulunduğu zaman da kendisine sevap verilir. (Mişkatü'l-Mesabih, Hadis no: 1898. Müslim, Zekat:52. Ebu Davud)

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

dini bilgiler

6/7/2007 -Kategori: dini bilgiler

 

İlk Vahiy Peygamberimize Ne Zaman Gelmiştir?
İlk vahiy, Miladî 610 yılında, Hz. Peygamber, kırk yaşında iken, Mekke yakınındaki Nûr Dağı’nda ve Kadir Gecesi’nde gelmiştir.


İmam-Hatip Kimdir?
Cemaate namaz kıldıran ve hutbe okuyan kimse demektir.

 
İman Nedir? Veya İnanç Nedir?
Hz.Peygamber’in, Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerin doğruluğunu kabul ve tasdik etmektir.

 
İmsak Nedir?
Oruç niyetiyle yeme, içme ve cinsel ilişki gibi orucu bozan şeylerden uzak durmaktır.


İrşâd Nedir?
Müslümanlara doğru yolu göstermek ve onları dinî görevleri hakkında aydınlatmaktır.

 
İslam Nedir?
Allah’ın, insanlara Peygamberi Hz.Muhammed (s.a.v.) vasıtasıyla gönderdiği son ilâhî dinin adıdır.


İsrâ Nedir?
Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)’in bir gece Allah tarafından Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürülmesidir.


İtâat Nedir?
Allah’ın emirlerine uyup, yasaklarından sakınmaktır.


İtikad nedir?
İnanma, gönülden tasdîk etme demektir. İtikadî konular denilince, iman esasları akla gelir.


İzar nedir?
Hac veya Umre yapmak üzere ihrama giren erkeklerin belden aşağısını kapatmak üzere büründükleri örtüdür.


Kâbe nedir?
Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri Mekke’deki Mescid-i Haram’ın içinde bulunan, Hz.İbrahim ile oğlu Hz.İsmail (A.S.) tarafından inşa edilmiş olan mukaddes ma’bettir.


Kaç Çeşit İbadet Vardır?
İbadetler bedenî, malî ve hem bedenî hem malî İbadetler olmak üzere üç çeşittir.


Kader Ne Demektir?
Yüce Allah’ın ezelden ebede kadar meydana gelecek olayları, bunların zamanını, yerini, miktarını ve niteliklerini ezelî ilmi ile bilip takdîr etmesidir.


Kâfir Kime Denir?
İslam dininin temel esaslarını kabul etmeyen, Hz.Peygamber’in, Yüce Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen hususları inkar eden kimsedir.


Kaza Ne Demektir?
Yüce Allah’ın ezelî ilmiyle takdîr ettiği şeylerden her birinin zamanı gelince o takdire uygun olarak yaratmasıdır.

 
Kelime-i Şehadet Nedir?
“Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim” anlamındaki, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühü” ifadesidir.


Kelime-i Tevhit Ne Demektir?

Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun elçisidir” anlamındaki “Lailâhe illâllah, Muhammedürresûlullah” ifadesidir.


Kıble nedir?
Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri taraf, Kâbe cihetidir.


Kırâat Nedir?
Namazda Kur’an-ı Kerim’den bir miktar okumak demektir.


Kıyam Nedir?
Namazda ayakta durmak demektir ve namazın farzlarından biridir.


Kıyamet Ne Demektir?
Yüce Allah’ın belirlediği zaman gelince kâinat düzeninin bozulup yıkılması ve dünyanın sonunun gelmesidir.


Kıyas Nedir?
Kur’an ve Sünnet’te hükmü açıkça belirtilmeyen bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak nitelik dolayısıyla, hükmü açıkça belirtilen diğer meseleye göre açıklamaktır.


Kirâmen Kâtibîn Nedir?
Her mükellef insanın yaptığı bütün işleri kayda geçiren yazıcı meleklerin adıdır.


Kul Nedir?
Allah’ın hüküm ve tasarrufu altındaki tüm insanlar demektir.
Kur’an-ı Kerîm’de Kaç sûre Vardır?
Kur’an-ı Kerîm’de 114 sûre vardır.


Kurban Nedir?
Allah’a yakın olmak ve rızasına ermek için ibadet niyetiyle kurbanlık bir hayvanı kesmektir.


Kürsü Nedir?
Camilerde vaizlerin va’z sırasında oturdukları yüksekçe yerdir.


Mahşer Ne Demektir?
Öldükten sonra dirilen insanların toplanacağı yerdir.


Meâl nedir?
Her yönüyle aynen aktarılması mümkün olmayan bir sözün başka bir dile yaklaşık olarak çevirisidir. Özellikle Kur’an tercümeleri için kullanılmaktadır.


Mekruh Nedir?
Dinen yapılmaması zannî delille istenen şeydir.


Melek Ne Demektir?
Allah’ın emriyle çeşitli görevleri yerine getiren, gözle görülmeyen nûrânî varlıklardır.


Mevlid Nedir?
Doğum zamanı demektir. Peygamberimizin doğumu ve bunu anlatan eser anlamında kullanılır.

 
Mi’rac Nedir?
Peygamberimizin, Kudüs’deki Mescid-i Aksa’dan, Yüce Allah’ın, manevî huzuruna yaptığı yolculuğun adıdır. Dinî literatürde, Recep ayının 27. gecesi “mîrac gecesi” olarak bilinir.


Mihrap Nedir?
Cami, mescid ve namazgâhlarda kıble yönünde bulunan ve İmam-Hatibin namaz kılarken durduğu bölümdür.


Minber Nedir?
Camilerde İmam-Hatiplerin cuma ve bayram hutbesi okudukları basamaklı yüksekçe yerdir.

 
Mîzan Ne Demektir?
Mahşerde hesap görüldükten sonra herkesin amellerinin tartılacağı ilahi adalet terazisidir.

 
Mucize Ne Demektir?
Peygamberlerin, peygamber olduklarını ispat için Allah’ın izni ile gösterdikleri hiçbir insanın benzerini yapamayacağı harikulade hallerdir.


Mukâbele Nedir?
Kur’an-ı Kerim’i, birinin yüzünden veya ezbere okuması, diğerlerinin de onu takip etmesidir.

 
Mukaddesât Nedir?
Dinimizce kutsal kabul edilen değerlerdir.

 
Mübah Nedir?
Dînen yapılıp yapılmaması serbest bırakılan şeydir.


Müezzin-Kayyım Kimdir?
Namaz vakitleri girince ezan okuyup, cami ve cemaatle ilgili hizmetleri gören kimsedir.


Müfsid Ne Demektir?
Usûlüne uygun olarak başlanmış bir ibadeti bozup, geçersiz hale getiren herhangi bir davranıştır.

 
Müftü Kimdir?
Dinî konularda fetva vermeye yetkili olan kimsedir.

 
Mükellef Ne Demektir?
Dinî hükümleri yerine getirmekle yükümlü olan kimse demektir.

 
Mü'min Ne demektir?
Allah’a, Hz.Peygamber’e ve O’nun haber verdiği şeylere gönülden inanıp, kabul ve tasdîk eden kimsedir.


Münâcât Nedir?
Allah’a sessizce duâ etmek, yalvarmak ve niyaz etmektir.
Dua içerikli şiirlere de münacât denir.

 
Münafık Kime Denir?
Kalben inanmadığı halde, dili ile mümin olduğunu söyleyen kimsedir.


 Münker Nekir Nedir?
Kabre konulan kimseye “Rabbin kim?, Peygamberin kim?, Dinin nedir?” diye soru soran meleklerin adlarıdır.


Müstehab veya Mendup Nedir?
Hz.Peygamber’in bazen yaptığı, bazen de yapmadığı dini içerikli işlerdir.
Na’t Nedir?
Peygamber Efendimizi övmek maksadıyla yazılan şiir türüdür.


Nafile, Kaza Nedir?
Nafile; farz, vacib ve sünnet ibadetlerin dışında sevap kazanmak için yapılan tüm ibadetlerdir.

Kaza; vaktinde yerine getirilememiş olan farz bir ibadetin vaktinden sonra yerine getirilmesidir.


Nebî veya Resûl Ne Demektir?
Allah’tan vahiy yoluyla aldığı emir ve yasakları insanlara ulaştırmakla görevli olan seçkin insandır.


Nisap miktarı ne demektir?
Dînen zengin sayılmanın ölçüsüdür.

 
Niyâz Nedir?
Duâ etmek demektir.


Niyet Nedir?
İnsanın bir şeyi yapmaya kalben ve zihnen karar vermesidir.


 Orucun Kazası Ne Demektir?
Vaktinde tutulamayan oruçların daha sonra gününe gün olarak tutulmasıdır.

 
Orucun Kefareti Nedir?
Ramazan’da mazeretsiz olarak kasten orucu bozmanın cezası olarak peş peşe tutulan altmış gün oruçtur. Buna gücü yetmeyenler altmış fakiri sabahlı akşamlı doyururlar.

 
Oruç Kimlere Farzdır?
Oruç ergenlik çağına ulaşmış, akıllı ve Müslüman olan herkese farzdır.

 
Öşür Nedir?
Tarım ürünlerinden onda bir ya da yirmide bir oranında verilen zekattır.

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

esma'ül- hüsna

5/7/2007 -Kategori: dini bilgiler

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

dini bilgiler

5/7/2007 -Kategori: dini bilgiler

Abdest Nedir?
Dirsekler ile beraber ellerin, yüzün, topuklarıyla beraber ayakların temiz su ile yıkanması ve başın meshedilmesidir.


Adak Nedir?
Kişinin dinen yükümlü olmadığı halde, farz veya vacip türünden bir ibadet yapacağına dair Allah’a söz vermesidir.


Ahiret Ne Demektir?
Kıyametin kopmasından sonra başlayan ve sonsuza kadar devam edecek olan cennet ve cehennem hayatıdır.


Ahkam Nedir?
Kur’an ve Sünnetin içerdiği dinî hükümlerdir.


Ahlâk nedir?
Bir kişinin iyi veya kötü olarak nitelenmesine sebep olan manevî değerleri, huyları ve bunların tesiri ile ortaya koyduğu davranışların bütünüdür.


Allah’ın Rızası Ne Demektir?
Yapılan herhangi bir işten Allah’ın hoşnut olmasıdır.


Amin Ne Demektir?
Yapılan duâ için, “Ya Rabbi Kabul buyur” demektir.


Arafat nedir?
Hacı adaylarının “vakfe” yapmak üzere arefe günü toplandıkları, Mekke’nin güneydoğusunda bulunan bir bölgedir.


Arş Nedir?
Mecazî anlamda, ilahî hükümranlık tahtı demektir.


Ashâb Ne Demektir?
Hz.Peygamber’i gören ve onunla sohbet eden müslümanlardır.


Aşere-i Mübeşşere Nedir? Ve Kimlerdir?
Dünyada iken Hz.Peygamber tarafından Cennetle müjdelenen on kişiye Aşere-i Mübeşşere denir.
Bunlar: Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talhâ, Zübeyr, Avf oğlu Abdurrahman, Sa’d, Zeyd oğlu Saîd, Ebû Ubeyde (r.a.) hazretleridir.


Aşûre Nedir?
Kameri takvimin birinci ayı olan Muharremin onuncu gününe verilen isimdir.
Ayet Nedir?
Kur’an-ı Kerim’de durak işaretleri arasındaki cümle ya da ifadelerdir.


Berat nedir?
Borçtan, suç ve cezadan kurtulmaktır. Günahlardan kurtulmaya vesile olan Şaban ayının onbeşinci gecesine de Berat gecesi denir.


Beytullah Ne Demektir?
Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri Kâbe’nin diğer adıdır.


Bid’at nedir?
Dinin aslından olmadığı halde dindenmiş gibi algılanan şeylerdir.


Câiz Nedir?
Yapılması dinen yasak olmayan şeydir.


Cami ve Mescid Nedir?
Müslümanların toplu halde veya tek başına namaz kılıp, ibadet ettikleri umuma açık mübarek mekanlardır.


Cennet, Cehennem, Sırat-ı Müstekîm, Berzâh Ne Demektir?
Cennet; Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından sakınanların konulacağı ebedi mükafat yeridir.
Cehennem; kafirlerin sürekli olarak kalacakları azap yeridir.
Sırat-ı Müstakîm; Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de beyan ettiği dosdoğru yoldur.
Berzah; ölümle kıyamet arasındaki zaman dilimidir.


Din Nedir?
Hür iradeleriyle inanan akıl sahibi insanları, en iyiye, en doğruya, en güzele ve ebedî mutluluğa ulaştıran ilahî kanunlar bütünüdür.


Dört Büyük Kitabı Biliyor musunuz?
Dört büyük kitab: Tevrât, Zebûr, İncil ve Kur’an’dır.


Dört Büyük Meleği Biliyor musunuz?
a) Cebrail: Allah’tan vahiy getiren melektir.
b) Mikail: Evrendeki tabiat olayları ve canlıların rızıkları ile görevli melektir
.
c) İsrafil: Kıyametin kopması ve insanların kabirlerinden kalkması için “Sûr”a üflemekle görevli melektir.

d) Azrail: Canlıların ruhlarını almakla görevli melektir.


Duâ Nedir?
Kulun istek ve arzularını uygun bir üslupla Allah’a arzetmesidir.


Ebedî ve Ezelî Ne Demektir?
Ebedî, sonu olmayan; ezelî ise başlangıcı olmayandır.


Ecel Ne Demektir?
Allah’ın takdir ettiği ömrün sona erdiği andır.


Ecir Nedir?
Yapılan güzel ameller karşılığında Allah’ın kullarına verdiği mânevî mükafattır.


Esmâ-i Hüsnâ Nedir?
Yüce Allah’ın en güzel isimleri anlamına gelir.


Ezan Nedir?
Namaz vakitlerinin girdiğini bildirmek üzere müezzin tarafından okunan ve özel sözlerden oluşan dini bir davettir.


Farz Nedir?
Dinen yapılması kesin olarak istenen şeydir.


Fasık nedir?
Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmeyen kimseye denir.


Fıkıh Nedir?
Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmeyen kimseye denir.


Fidye Nedir?
Meşru mazeretler sebebiyle bazı ibadetlerin yapılamaması veya ibadet sırasında eksikliklerin oluşması sebebiyle yerine getirilmesi gereken dinî yükümlülük.


Fitne nedir?
İyi veya kötü şeylerle deneme, manevî çöküntü, sosyal kargaşa ve kaos demektir.


Fitre Nedir?
Ramazan Bayramına kavuşan ve dinen zengin sayılan Müslümanların, kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler için fakirlere vermeleri gereken belli miktarda mal ya da paradır.


Gusül Nedir?
Ağızı, burnun içini ve bütün bedeni yıkamaktır.


Günah Nedir?
Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı olan amel, söz ve davranışlardır.


Hadis Nedir?
Hz.Peygamberin sözleri veya O’nun fiil ve onaylarının sözle ifadesine denir.


Haram Nedir?
Dinen yapılması kesin olarak yasaklanan şeydir.


Haşr Nedir?
Bütün canlıların yeniden diriltilerek mahşerde, hesap vermek üzere toplanmasıdır.


Hatim Nedir?
Kur’an-ı Kerim’in baştan sona kadar orijinalinden okunup bitirilmesidir.


Hayır Nedir?
Hayır, Yüce Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olan güzel amellerdir.


Helal Nedir?
Yapılıp yapılmaması konusunda dinî bir hüküm bulunmayan şeylerdir.


Hicret Nedir?
Hz. Muhammed’in Miladî 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç etmesi olayıdır.


Hilye-i Şerif Nedir?
Peygamber Efendimizin dış görünüşünü ve vasıflarını anlatan eserlere verilen addır. “Hilye-i Saâdet” de denir.


Hurâfe Nedir?
Akla ve ilme aykırı olan ve hiçbir temeli bulunmayan batıl inançlar ve uygulamalardır.


Hutbe Nedir?
Cuma ve Bayram günlerinde camilere gelen müminleri, dinî konularda aydınlatmak üzere hatibin yaptığı konuşmadır.


İbadet Nedir?
Allah’a gönülden, isteyerek yönelmek ve karşılığında sevap vadedilen dinî görevleri ve amelleri Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yerine getirmektir.


İcmâ Nedir?
Hz.Peygamber’in vefatından sonra, herhangi bir asırda, bütün İslam müçtehitlerinin, dînî bir konuda ortak hüküm vermeleridir.


İçtihat Nedir?
Müçtehidin herhangi bir dînî mesele hakkında bir hükme ulaşabilmek için belli tekniklere başvurarak bütün gücünü harcaması demektir.


İftar Nedir?
Oruç açmaktır.


İhram Nedir?
Hac veya umreye niyet eden bir kimsenin, diğer zamanlarda mübah olan bazı davranışları belirli bir süre boyunca kendisine yasaklamasıdır. Bu amaçla giyilen şeye de aynı ad verilir.


İhsan Nedir?
İnsanlara iyilik etmek, yararlı ameller işlemek ve “Allah’ı görüyormuş gibi, O’na ibadet etmek” demektir.


İlahi Kudret Nedir?
Yüce Allah’ın gücü ve kuvvetidir.


İlâhî Ne Demektir?
Tasavvuf Edebiyatında Allah ve Peygamber sevgisini dile getiren şiir türünden dizelerdir.


İlk Müslümanlar Kimlerdir?
İlk Müslümanlar Hz.Hatice, Hz.Ali, Zeyd b. Hârise ve Hz.Ebu Bekir’dir.

GUSÜL İLE İLGİLİ GENEL BİLGİLER

27/6/2007 -Kategori: dini bilgiler

                                                   

 

                                    

                      Üzerlerine Gusül Gerekli Olanların Yapmaları Mekruh Olan şeyler:


1) Din kitaplarından herhangi birini el ile tutup okumak.

2) El ve ağzı yıkamadan yiyip içmek.

3) El ile tutmayıp yer üzerinde bulunan bir sayfaya veya bir levhaya Kur'an'dan yazı yazmak. Bu da İmam Muhammed'e göre mekruhtur.

Cünüb ile hayız ve nifas halinde bulunanların Kur'an-ı Kerim'e bakmaları mekruh değildir. Bu, el ile tutmak hükmünde değildir.

İmam Malik'e göre, Cünüb olan kimse, Kur'an okuyamazsa da hayız halinde olan kadın okuyabilir; çünkü cünüb olan kimse hemen yıkanabilir. Fakat adetli ise, adet müddeti dolmadan yıkanamadığı için özürlü sayılır.

                  Gusül Etmesi Gerekenlere Haram Olan Şeyler:

Kendilerine gusül farz olanlara-hayız ve nifas halindeki kadınlar da aynı hükme tabidir- gusletmeden önce haram olan şeyler şunlardır:

1) Namaz kılmak, tilavet secdesi yapmak. Bir ayet olsa bile, Kur'an niyeti ile Kur'an okumak. Yalnız hamd ve dua ile ilgili ayetleri, dua ve zikir niyeti ile okumak caizdir. Cünüb veya adet halinde olan bir kadının dua niyeti ile Fatiha Suresini okuması caizdir.

Yine bu durumda olan kimsenin çocuklara Kur'an ayetlerini kelime kelime öğretmesi de caizdir. Şehadet kelimesini söylemek, tesbih ve tekbir getirmek yine caizdir.

2) Kur'an-ı Kerim’e, bir veya yarım ayet olsa bile, el sürmek ve Mushaf-ı Şerif'i tutmak haramdır. Ancak Kur'an'a yapıştırılmamış olan bir kılıf, bir mahfaza ve sandık içinde onu taşımak ve onu dış taraftan tutmak caizdir.

3) Kabe'yi tavaf etmek ve bir zaruret olmadığı halde bir mescide girmek veya içinden geçmek. Fakat zaruret hali olursa, geçilebilir. Bir kimsenin evinin kapısı, mescidin içine doğru açılsa ve evine girip yıkanmak için mescit içinden geçmek zorunda kalsa, o kimse mescit içinden geçerek evine girer ve yıkanır. Bu bir mecburiyet halidir. Mescit içinde uyurken ihtilam olan kimse, dışarıya çıkmak için teyemmüm eder; fakat bu teyemmüm ile Kur'ân okuyamaz, namaz da kılamaz.

4) Üzerinde ayeti kerime yazılı bulunan bir levhayı veya bir parayı el ile tutmak.

 

              Boy abdesti almak gerektiği halde yıkanmamanın hükmü nedir?

Bir mü'min, su iktiza ettiğinde, o haliyle en çok bir namaz vaktini kaçırmayacak kadar kalabilir. Ama bu en son limittir. Zira namazı kaçırmak haramdır. Burada esas olan ise, ilk fırsatta o halden kurtulmaktır.

Bir hadislerinde Efendimiz (s.a.s.) böyle bir durumda namaz abdesti gibi abdest alıp yatmayı tavsiye ediyor.( Buharî, Gusül, 26) Hz. Aişe validemizin "Su iktiza edince yer, içer ve otururdu." şeklindeki ifadeleri de, hadis şerhlerinde abdest alıp, elini-ağzını yıkadıktan sonraya hamledilir. Yalnız bir defasında Nebiler Serveri -ihtimal ki ümmete talim için- mescide çıktı, ön safa kadar geldiğinde hızla geri döndü ve hücre-yi saadetlerine girdi. Bir müddet sonra çıktığında başından sular damlıyordu.( Buharî, Gusül, 17.) Belki Allah Resulü, bununla ümmete her şeyi göstermek istiyor, böyle bir durumda unutarak camiye girmenin bir mahzur teşkil etmeyeceğini gösteriyordu.

Bir başka defasında da kendisini görünce kaçan Ebu Hureyre'ye daha sonra bunun sebebini soruyor. "Necistim ya Resulallah!" cevabını alınca "Sübhanallah! Hiç mü'min necis olur mu?" (Buharî, Gusül, 23) buyuruyor ve âdeta bu durumda da cemaat içinde oturulabileceğini vurguluyor.

Hz. Aişe validemizin ifadeleriyle Allah Resulü (s.a.s), hanımı aybaşı halinde iken Hz. Aişe (r.anha)'nin dizine başını kor, yanına oturur, örtüsünü de üzerine alırdı.( Buharî, Hayz, 2.)

Ayrıca çok önemli gördüğümüz bir hususa dikkatleri çekmek istiyoruz: İnsanı, maddî sebepler itibarıyla Allah’ın sıyanetinden (koruması) çıkarabilecek bazı hâller vardır. Erkekler için cünüp olma hâli de bunlardan biri sayılabilir. Bu hâlden kurtulmak iradî olduğu için, insanın yıkanmasını tehir etmesi, ilâhî sıyaneti inkıtaya uğratabilir. Onun için bu hâli fazla uzatmamak ve hemen o hâlden kurtulmak gerekir. Zira bu, hadisin ifadesiyle kanın aktığı mecrada dolaşan şeytan ve emsali varlıklar için en müsait bir zemin ve vasattır.

            Guslün Farzları

Guslün farzı “Cünüp iseniz tastamam yıkanın.” (Mâide 5/6) ayetinin ifadesiyle bütün vücudun tamamen yıkanmasından ibarettir. Ağız ve burun da bedenin dış kısmında olduğundan, bunların da yıkanması gerekmektedir. Bu durumda ağız, burun ve bütün vücudu yıkamak, guslün üç temel esasıdır.


       c) Guslün Sünnetleri Ve Adabı

Gusle besmele ve niyet ile başlamak, önce elleri ve avret yerini yıkamak, sonra namaz abdesti gibi abdest almak, abdestten sonra bütün vücudu yıkamak ve ovalamak, suyu israf etmemek, avret yerlerini örterek yıkanmak ve konuşmamak guslün sünnet

 

 

                    Gusül alırken yarıda abdest bozulursa, gusül bozulur mu?


Gusül abdesti alırken insanın bir yerinin kanaması veya umumi olarak namaz abdestini bozan hallerin zuhur etmesi durumunda bunun gusle herhangi bir manisi yoktur. Ancak böyle bir gusülle ayrıca abdest almadan ibadet etmek mümkün değildir. Guslü gerektiren haller bellidir. Bunlar zuhur etmeden gusle zarar gelmez. Ancak gusül esnasında tazyik olmadan meni veya mezi gelmesi durumunda ihtiyaten gusle yeniden başlamak evladır.

.

 

             Cünüp iken diş doldurttuktan sonra alınan gusül abdestinin hükmü nedir?

Hanefî mezhebinde, gusül abdestinde ağız içini yıkamak farz, Hanbelî'de vacip, Şafiî ve Malikîlerde ise sünnettir.(9) Bu açıdan "mazmaza" yani ağız içinin yıkanması hassaten Hanefî mezhebinde ayrı bir önem taşımaktadır.

Yalnız burada dikkat edilmesi gerekli olan husus, "ağız içi" kavramıdır. Yani yıkanması farz olan ağız içidir; yoksa dişin içi değildir. Bu sebeple dolgulu veya kaplamalı bir diş için gusülde farz olan dişin dış çeperine suyun temas etmesidir. Bu da her hâl ü kârda olacağı için, burada şüpheye esas olabilecek bir mevzu bahis konusu değildir.

Fakat bir Müslüman’ın cünüp halde olmaması, mümkün olduğunca guslü tehir etmemesi meselesi ise farklı bir konu. Ama bunu diş dolgusu veya kaplaması ile karıştırmamak lazım.

 

                                            Guslü Gerektiren Durumlar

1- Cünüplük

İnsanın cinsiyet organından gelen üç çeşit akıntı vardır. Bunlar mezi, vedi ve menidir.

Mezî; cinsel oynaşma, hayal etme ve "şakalaşma sonunda duyulan haz sebebiyle cinsel organdan gelen, ince, şeffaf ve kaygan sıvıdır. Geldiğinin farkına varılmayabilir. Erkekte de kadında da olur.

Vedî; soğuk, ağır kaldırma vs. sebebiyle genellikle idrardan sonra gelen, koyu, kesik kesik ve renk olarak meniye benzeyen maddedir. Bazen cinsel oynaşma sebebiyle de gelebilir.

Menî; Şehvetle gelip, genelde hızla dışarı çıkan ve kendine has kokusu ve rengi olan bir sıvıdır.

Gusül sadece meniden dolayı gerekir. Mezi ve vedinin gelmesiyle sadece abdest bozulur, geldiği yer yıkanır ve abdest alınır.

Cünüplük, cinsi münasebet veya şehvetle meninin gelmesi sebebiyle meydana gelen ve belirli ibadetlerin yapılmasına mani olan durumdur.

Meni gelsin veya gelmesin, cinsi münasebet sonunda kadın da erkek de cünüp olur. Cünüplüğe yol açan cinsi münasebetin ölçüsü ve başlangıcı, erkeklik organının sünnet kısmının kadının organına girmiş olmasıdır. Erkek veya kadından şehvetle meninin gelmesi cünüplüğün ikinci sebebidir. Meninin uyku halinde veya uyanıkken, iradî veyahut da gayrî iradî gelmesi neticeyi değiştirmez. Cünüplük için meninin şehvetle gelmesi şarttır. Ağırlık kaldırma, düşme, hastalık gibi sebeplerle meninin gelmesi cünüplük sebebi değildir.

Uyandığında ihtilam olduğunu hatırlamamakla birlikte, çamaşırında meni bulaşığı gören kimsenin gusletmesi gerekir. İhtilam olduğunu hatırladığı halde elbisesinde böyle bir iz görmeyen kimsenin ise gusletmesi gerekmez

                                              Gusül (Boy Abdesti)

Gusül, bütün vücudun temiz su ile yıkanmasıyla yapılan temizlik işlemidir. Kur’ân’da “Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin.” (Mâide5/6) buyrularak cünüplük halinden kurtulmak için guslün gerekliliği bildirilmiştir. Bir de hayzın kadınlar için mazeret hali olduğu belirtilerek gusledip temizleninceye kadar onlarla cinsel ilişki kurulması yasaklanmıştır. (Bakara 2/22). Cünüplük hali ile kadınların hayız ve nifas kanlarının kesilmesi halinde guslün gerekli olduğu ve bunun nasıl yapılması gerektiği hususuna Peygamber Efendimiz’in söz ve uygulamaları da önemli açıklamalar getirmiştir.

Gusül ile, hayız, nifas ve cünüplük halinin vücutta bırakabileceği kirlilikler temizlenmiş olur.

Guslün, cünüplük halinin vücudda yol açacağı yorgunluk ve gevşekliği giderme, bedende yeni bir denge kurma, kan dolaşımını düzene koyma ve kişiyi ibadet iklimine hazırlama gibi beden ve ruh sağlığı açısından birçok yararı vardır. Daha bizim bilemediğimiz birçok faydaları olabilir.

 

                                 HKN_ESY

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Peygamber Efendimiz'in Bir Günü

27/6/2007 -Kategori: dini bilgiler

 

 

Yeryüzünde günlük hayat sabah gün doğmadan başlar. Şebnemlerin oluşmasından, tomurcukların açılmasına; kuşların ötüşünden, nesimin esmesine varıncaya kadar hemen bütün varlık kendilerine mahsus dilleriyle gün doğmadan külli bir zikir halkasına otururlar.

Normal bir ömür yaşamış herhangi bir insanın hayatından yirmi dört saatlik kısa bir dilimi, yani ‘bir gün’ü anlatmak, o kişiyi tanıtma adına ciddi yetersizlikler taşır. Zira yaşanan günlerin hemen hiç biri diğeriyle aynı değildir. Hele o kişi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi,

— gökler ötesi âlemle sürekli irtibat halinde,

— manen sürekli yükselen,

— her biri ayrı bir heyecan verici ve hayatı yeniden inşa edici vahiyler alan,

— bütün insanlığın dertlerine derman olmakla görevlendirilmiş,

— her yönü hikmet dolu bir aile reisliği yapan,

— can dostlarının yanı sıra azılı düşmanları da olan,

— yüzü daha çok ahirete dönük,

— engin bir ibadet hayatı yaşayan,

— geçmiş ve gelecek insanlar arasında bütün güzelliklerde zirveyi tutan,

müstesna bir zat ise ve konu kısa sayılabilecek bir makale çerçevesinde ele alınacaksa, iş daha da zorlaşacaktır. Ancak Efendimiz’in hayatı hemen her günü ile tesbit edildiğinden ötürü bu zorluk kısmen hafiflemektedir. Okuyucu O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer günlerini de bildiğinden ötürü kolay bir şekilde irtibat kurabilir ve bir bütünlük elde edebilir. Günü belli dilimlere ayırarak, aynı günde olmazsa bile, o zaman diliminde genellikle işlenen fiilleri, sahih kaynaklar ışığında ele alarak konuyu işlemeye gayret ettik.

Asr-ı Saadet ve sonraki dönemlerde günler daha çok cami etrafında ve namaz merkezli geçtiğinden, günü namaz vakitlerinin sayısınca beşe böldük. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve o çizgide gidenlerin hayatında gecenin ayrı bir önemi olduğundan onu da ayrı bir dilim olarak ekledik.

Sabah

Yeryüzünde günlük hayat sabah gün doğmadan başlar. Şebnemlerin oluşmasından, tomurcukların açılmasına; kuşların ötüşünden, nesimin esmesine varıncaya kadar hemen bütün varlık kendilerine mahsus dilleriyle gün doğmadan külli bir zikir halkasına otururlar. Zira bu saatler baharın başlangıcına, insanın rahm-ı madere düştüğü döneme, yer ve göklerin altı günlük yaratılış serencamesinin birinci gününe benzer, onları hatırlatır ve onlardaki şuunât-ı İlahiyeyi ihtar eder. İnsan da, diğer varlıkların cibillî bir şekilde kurmuş olduğu zikir halkasına, şuurlu bir şekilde iştirak eder ve başta namaz olmak üzere değişik zikir ve aktivitelerle güne başlar.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de güne sabah namazı ile başlardı. Bilindiği gibi Medine’de çok sade ve mütevazı olan hane-i saadetleri mescidin avlusunun bir tarafını oluşturuyordu.1 Âmâ bir sahabi olan Abdullah b. Ümmi Mektum’un okuduğu ezanla sabah namazının vakti girer,2 Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) odasında sünneti kılar ve farzı kıldırmak üzere mescide çıkardı. Mescide gelemeyecek kadar ciddi mazeretleri olanlar dışında, Medine’de bulunan bütün Müslümanlar her farz namazı Efendimiz’in arkasında kılmaya gayret ederlerdi.

Namazdan sonra her gün, güneş belli bir yüksekliğe çıkıncaya kadar önce tesbihatını ve o vakte ait mutad evradını yapar, sonra yüzünü ashabına dönerek bağdaş kurar ve ashabıyla sohbet ederdi. Bu sohbetler sırasında gündelik konulardan, tarihi hatıralara, rüya tabirlerinden, imana hizmet konularına, sorulara cevap vermekten, sıkıntısı olanların sıkıntısını gidermeye varıncaya kadar beşeriyetin gereği olan birçok mesele konuşuluyordu. Yani ibadet halkasından hemen sonra tam bir ilim ve irfan halkası kuruluyordu.3

Bu ilim ve irfan halkasının her gün kurulduğu şu olaydan anlaşılmaktadır: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onları te’dip etme ve sonrakilere de bu konuda yapılması gerekeni ders verme adına, yaklaşık bir ay hanımlarıyla konuşmama kararı aldığı günün sabah namazını kılar kılmaz, mutad olan sohbeti yapmadan hemen Meşrübe adı verilen cumbaya çekilmişti. Başta Hz. Ömer (r.a.) olmak üzere bütün sahabe önemli bir şey olduğunu anlamışlardı. Gerçekten de bazı ayetlerin nazil olmasına sebebiyet veren Îlâ Hadisesi vuku bulmuştu. Öyle anlaşılıyor ki bundan önce sabah sohbetleri hiç terk edilmemişti. On yılı aşkın bir süre, her günün en verimli vaktinde ve en az bir saat süren “Peygamber Sohbeti” kişiye neler kazandırır, her halde onu ancak yaşayanlar bilir.

Bazı rivayetler Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kuşluk vaktine kadar mescitte oturmaya devam ettiği ve Kuşluk Namazını kıldıktan sonra ayrıldığına işaret etmektedir. Nitekim bunu tavsiye eden bir hadisi şerifte şu ifadeler bulunmaktadır: “Kim sabah namazını kıldıktan sonra yerinde bekler ve iki rekât kuşluk namazı kılıncaya kadar sadece hayırlı şeyler konuşursa, denizin köpüğü kadar hataları olsa bile af olur.”4

Bu sohbetler sırasında bazen ashabın gördüğü rüyaların da tabir edildiğine işaret etmiştik. Efendimiz namazdan sonra “Müjdeleyici (rüya) gören var mı?” diye sorar ashap da gördükleri rüyaları anlatırlardı. Bu konuyu ve gördüğü rüyayı Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle anlatıyor: "Hz. Peygamber'in sağlığında ashaptan birisi bir rüya görünce, onu Hz. Peygamber'e anlatırdı. Ben de bir rüya görmeyi ve Allah Resulüne anlatmayı çok arzu ederdim. O sırada gencecik bir delikanlıydım ve mescitte uyurdum. Bir gün, şöyle bir rüya gördüm: İki melek beni yakalayarak Cehenneme götürdüler. Cehennem, kuyu duvarı gibi taşla örülmüş olarak görünüyordu. İki boynuz gibi iki yanı vardı. Burada, kendilerini yakından tanıdığım kimseler de vardı. O anda "Cehennem'den Allah'a sığınırım!" demeye başladım. Bu sırada yanımıza başka bir melek gelerek bana, "Korkma, sen buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur." dedi.

Bu rüyayı gören, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tı. O, her yönüyle babasıyla atbaşı giden bir insandı. Düşünün ki, babasından sonra onu, hem de o günün insanları, başlarında halife görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer bizzat mani olup "Bir evden bir kurban yeter!" demeseydi, belki de ümmet onu halife seçecekti. O, hem bir ilim okyanusu hem de takva ve zühdün zirvesinde bir insandı.

Abdullah (r.a.) şöyle devam ediyor: "Bu rüyamı Hz. Peygamber'in hanımı olan ablam Hafsa'ya anlattım. O da Efendimiz’e anlatınca şöyle buyurmuş: "Abdullah ne iyi insandır; keşke gecenin bir kısmında kalkıp da ibadet etmeyi âdet edinseydi!" Zira cehennem şeklinde onun nazarına arz edilen, berzah azabına ait bir tablodur. O tabloyla gösterilen azaba maruz kalmamanın tek yolu ise, gecenin ibadetle aydınlatılmasıdır. Abdullah'ın kölesi Salim, "bu olaydan sonra Abdullah, az bir kısmı hariç, geceleri uyumazdı," der.5

Kuşluk namazı kılındıktan sonra oradan bir yere gidilmeyecekse Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) eve döner ve evde yiyecek bir şey olup olmadığını sorardı. Şayet yiyecek bir şey varsa kahvaltı yapar yoksa “öyle ise oruçluyum”6 der o günü oruçlu geçirirdi. “Bir şey var” denildiği zamanlarda var olan şey genelde süt, hurma, bir kaç dilim kuru arpa ekmeği vb. şeylerdi. Yani evlerinde ne bulurlarsa onu yerler, yemekler arasında ayırım yapmazlardı. O’nun yemeğinden söz eden hanımları ve arkadaşları şu sözleri kullanırlar:

— Medine’ye hicretinden vefatına kadar Allah Resulünün ailesi üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmadı.

— Bazen açlıktan karnına taş bağladığı olurdu.

— Hane-i saadette en çok yenilen-içilen iki şey vardı:Hurma ve su.

— “Ben Allah’ın kölesiyim ve köle gibi yemek yerim” der dizleri üstüne oturarak yerdi.7

— Acıkmadan yemez ve doymadan kalkardı.

Bu ve benzeri ifadelerden şunu anlıyoruz: Efendimiz’in hayatında yemek işi, günümüzde olduğu gibi hayatın merkezinde yer almıyor, gündelik hayat yemek öğünlerine göre şekillenmiyor, yemek için fazla zaman harcanmıyor, yemek olmadığı zaman problem yapılmıyor, mükellef sofralar kurulmuyor, sohbetlerde sürekli yemek çeşitlerinden söz edilmiyor, daha güzel bir yemek için kilometrelerce yol kat’ edilmiyordu. Durum böyle olunca da, günümüzün tam aksine, diğer önemli şeylere daha çok vakit ve para ayrılıyordu.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) öğleden önce bir süre dinlenirdi. Bilindiği gibi insanın biyolojik yapısı uykuya ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmıştır. Durup dinlenmeden faaliyet gösteren beden, bir süre sonra enerjisini yitirip yıpranmakta ve değişik hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Onun için kişinin geceleri uyuyup dinlenmesi vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Ancak, gece ibadet ve benzeri faaliyetlerle uğraşıldığı için yeterince dinlenememek, iş yoğunluğu ve stresten ötürü dikkatin dağılması ve bedenin yorulması ve sıcak iklim şartlarından ötürü, bir de gündüz uyuyup dinlenme söz konusudur. İslamî, literatürde buna kaylûle denilmektedir. Türkçemizde buna öğle uykusu veya öğle öncesi uyku demek mümkündür.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in bu saatlerde bir süre dinlenmeyi tavsiye etmesinin yanı sıra, bir nevi âdet haline getirmiş olmasından ötürü, kaylûle sünnet olarak kabul edilmiştir. İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadiste Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), "gündüz orucuna sahur yemeğiyle, gece ibadetine ise öğle uykusuyla (kaylûle) yardımcı olun!"8 derken, Enes b. Malik'in rivayet ettiği hadiste ise annesi Ümmü Süleym'in, hemen her gün, evinde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) için bir sergi serdiği ve Efendimiz'in orada kaylûle yaptığı aktarılmaktadır.9

Günlük hayatlarında öğle uykusuna mutlaka yer veren sahabe-i kiram ise, cuma günleri, cuma namazı kılındıktan sonra, diğer günlerde ise, öğleden önce, dinlendiklerini özellikle vurgulamaktadırlar.10 Diğer bir hadiste ise kaylûlenin, fıtrata uygun bir ahlak (alışkanlık) olduğu ifade edilmiştir.11

 

Öğle

Öğle zamanı, bir yılla kıyaslandığında yaz mevsiminin ortasına, insan ömrüyle kıyaslandığında gençliğin kemaline, dünyanın ömrü ile kıyaslandığında dünyada insanın yaradılış devrine benzer ve onlardaki rahmet tecellilerinin nimetlerini hatırlatır.

Öğle, gündüzün kemale erip zevale meylettiği, günlük işlerin belli bir seviyeye getirildiği, iş yoğunluğundan uzaklaşarak kısa bir dinlenmeğe ihtiyaç duyulduğu, fâni dünyanın geçici ve ağır işlerinin verdiği gaflet ve yorgunluktan ruhun teneffüse ihtiyaç hissettiği bir andır. İnsan ruhu, bu sıkıcı atmosferden kurtulmak, Yüce Rabbinin huzuruna çıkıp el bağlayarak nimetlerine şükür ve hamd edip yardım dilemek, celal ve azametine karşı rükû ve secde ile aczini ortaya koymak üzere öğle namazını kılmaya büyük bir heves ve ihtiyaç duyar. Hele bu namaz Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in arkasında kılınacaksa…

Evet, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), büyük bir iştiyakla camiye koşan ashabına gün ortasında öğle namazını kıldırırdı. Eğer o gün haftanın Cuma günü ise bambaşka bir coşku ile yani bayram havasında namaza hazırlanılırdı. Tırnaklar kesilir, banyo yapılır, yeni elbiseler giyilir, kokular sürülür, her günden daha erken camiye gidilir, Efendimiz’in hutbesine kulak verilir ve ardından da namaz kılınırdı. Özellikle bu namaza çocuk ve kadınlar diğer vakitlere nazaran daha çok iştirak ederlerdi.

Kaynaklarımızda düzenli bir şekilde yenilen öğle yemeğinden söz edilmemektedir. Fıtır sadakası veya bazı keffaretlerin miktarı belirlenirken günde iki öğün üzerinden hesaplanması gösteriyor ki, sabah ve akşam yemeklerine ek olarak üçüncü bir öğün bulanmamaktadır. Böylece, sabah kahvaltısını sahurda yiyen kişinin günlerini ne kadar kolay bir şekilde oruçlu geçirebileceği de daha iyi anlaşılmaktadır. Aslında günümüzde de iki öğünle yetinmek hem zaman kazanma, hem bütçe dengeleri, hem de sağlık açısından tavsiyeye şayan olmanın ötesinde uyulması gereken bir sünnettir. Elbette şeker hastalığı vb. durumlar bundan istisna edilir.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) zaman zaman ashabına ziyaretlerde bulunur, gündelik meşgalelerini deruhte eder, devlet başkanı olarak kamuyu ilgilendiren işlere bakar, nazil olan ayetleri vahiy kâtiplerine yazdırır, hemen yerine getirilmesi gereken emirler varsa bunları bir münadi vasıtasıyla halka duyurur ve gelen misafirlerle ilgilenirdi. Mesela hicretin sekizinci yılından itibaren yoğun bir elçiler ziyareti yaşanmıştır. Günün bir bölümü bu elçileri karşılama, ağırlama, soru ve isteklerine cevap verme ve uğurlama ile geçmekteydi.

Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde yaşayan kabileler, Müslüman olmak veya Müslüman olduklarını bildirmek ve kabul ettikleri İslâm Dini'nin esaslarını öğrenmek üzere, Peygamber Efendimiz’e heyetler gönderiyorlardı. Bunların sayısı 70'i aşmaktadır. İlk heyet, Hevâzin Kabilesi'nden Hicretin 8'inci yılında gelmişti. Son heyet ise, Yemen'deki Neha’ Kabilesi'nden, Hicretin 10’nuncu yılı Şevval ayında gelen heyettir. Söz konusu heyetlerin çoğu, hicretin 9'uncu yılında geldiğinden bu yıla "senetü'l-vüfûd" (elçiler yılı) denilmiştir.

Peygamber Efendimiz, kendisine gelen bu heyetlerle bizzat ilgilenir, onlara ikramda bulunur, her kabilenin hâline ve âdetlerine göre onlarla konuşurdu. Ayrılırken de uygun hediyeler verir, Müslümanlığı öğretmek üzere onlara öğretmenler, mürşitler gönderirdi. O mürşitlere: “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, korkutup nefret ettirmeyin”12 diye tenbihte bulunurdu. Necran Hıristiyanları da gelen heyetlerden biriydi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara mescidinde ibadet etme imkânı vermiş ve İslam’ı kabul etmeyen bu heyetle bir antlaşma yaparak geri göndermiştir.

İkindi

İkindi vakti, yıl içinde güz mevsimine, insan ömründe ihtiyarlık vaktine, peygamberlik silsilesinde son Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in saadet asrına benzer. Günlük işlerin sona ermeye başladığı, gün içinde mazhar olduğumuz sağlık, selâmet ve hayırlı hizmet gibi İlahî nimetlerin meyvesinin alındığı zamandır. Güneşin batmaya yüz tutması ile de insan, dünyada bir misafir olduğunu, her şeyin geçici olduğunu anlar. İşte bu zaman diliminde, ebediyet isteyen, ebed için yaratılan ve ayrılıktan acı duyan insan ruhu, ikindi namazını kılarak Allah’a münacât eder, zevalsiz ve nihayetsiz rahmetine iltica eder, hesapsız nimetlerine karşı şükür ve hamd eder.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu namaza, Kur’ân’ın işareti (Bakara, 2/238) ile adeta ayrı bir değer verir ve Hz. Bilâl’in yanık sesiyle ashabını camiye davet ederdi. İkindi vakti mü’mini koruma-kollama ile görevli gece ve gündüz meleklerinin nöbet devir anlarından biri olduğu bilindiği için de, namaz sonrası tesbihat daha uzun tutulurdu. Nitekim bir hadis-i şerifte konu şu şekilde anlatılmaktadır: “Gece bir grup, gündüz de bir grup melek yanınızda olurlar. Bunlar sabah ve ikindi namazları vaktinde bir araya gelir ve nöbet değişimi yaparlar. Rableri namaz kılmış kullarının hallerini en iyi bildiği halde, yine o meleklere: “Kullarımı ne halde bıraktınız?” diye sorar. Onlar da: ‘Biz onları namaz kılar halde bıraktık ve yanlarına da namaz kılarken varmıştık’, derler.”13

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) çok mütevazı bir hayat yaşıyordu. Evde pek hizmetçi bulundurulmadığından, ev halkından biri olarak, yapılacak işlerin hemen tamamına iştirak ediyor ve hanımlarına yardımcı oluyordu. Mesela: Herkes bir iş görürken, O da iştirak ederek, onlarla beraber olmaya çalışır; ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir, ortalığı süpürür, vs.14

Efendimiz’in pek terk etmediği bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tespit ederdi. Akşam da sıra hangi hanımında ise, o hanımının odasında diğer bütün hanımları da toplanır, sohbet ederlerdi. Sonra da herkes kendi hücresine çekilirdi. Bu mutad ziyaretlerinde Evzâc-ı Tâhiratın her biri yanlarında bulunanlardan Efendimiz’e ikram ederlerdi.15

Akşam

Akşam vakti, güz mevsiminin sonunda pek çok canlının ölmesine benzer şekilde, hem insanın bir gün vefat edeceğini, hem de kıyametin başlangıcında dünyanın harap olacağını ihtar eder. Böyle bir anda insan ruhu, şu önemli işleri yapan Zat’ın dergâhına durmayı, "Allahü Ekber" diyerek fani olan her şeyden el çekip O’na hamd etmeyi, O’nu tesbih etmeyi, büyüklüğünü bir daha haykırmayı şiddetle arzu eder. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu arzu ile çoğu zaman güneşin batmasından önce akşam namazını beklemeye başlar, ezan okunur okunmaz hemen Yüce Divan’a dururdu. Farz namazdan sonra “Evvâbin” adıyla bilinen 2–6 rekât namaz kılar ve bunu tavsiye ederdi.16

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) akşam namazından sonra o gün hangi hanımının yanında kalacaksa diğer ev halkı oraya toplanır ve aile sohbeti başlardı. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in aile yuvası, hem sağlığında hem de ahirete intikal ettikten sonra ilmî faaliyetlerin hiç duraksamadan devam ettiği bir ortam olmuştur. Zira Efendimiz’in vefatından sonra hanımları bu ilim faaliyetini daha geniş bir halkaya açarak devam ettirmişledir. İslam dininin genel olarak pek çok hükmünün yanında, özellikle kadınlarla ilgili bazı özel hükümlerin öğrenilip aktarılmasında ve öğretilmesinde Efendimiz’in aile hayatının büyük fonksiyonu olmuştur. Özellikle bu ‘akşam sohbetleri’nin rolü küçümsenemez. Adeta bir mektep gibi işleyen akşam sohbetleri, Hz. Aişe validemiz başta olmak üzere, birçok eşsiz âlimin yetişmesine beşiklik etmiştir. Tabii sadece ilmî bahisler konuşulmuyordu; farklı çevre, kültür ve karaktere sahip ev halkı arasında ciddi bir muhabbet oluşuyor, birbirlerini daha iyi tanıyor, risâlet görevinin tatlı ağırlığını Efendimiz’le beraber azaltmaya gayret ediyor, zaman zaman şakalaşıyor.. kısacası mutlu bir ailede olması gereken ortamı sağlıyorlardı.

Yatsı

Yatsı vaktinde karanlık her tarafı kaplar, gündüz görünen şeyler adeta yokluğa gömülür, sanki vefat etmiş insanın geriye kalan eşyası da arkasından vefat edip unutulur. İmtihan için verilen dünya hayatının bütünüyle sona erdiğinin bir göstergesi gibidir. Adeta mutlak tasarruf sahibi olan Allah’ın yüceliği, ülfet perdesine sık sık gömülen insanoğluna bir daha gösterilmektedir. Çünkü Allah (c.c.) gece ile gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti bir kitabın sayfaları gibi kolaylıkla çevirir, yazar, bozar, değiştirir. İşte aciz, zaif, muhtaç ve geleceği karanlık gören insan bu vakitte yatsı namazını kılarak, her şeye gücü yeten ve gerçek bir dost olan Allah’a yönelir, dayanır ve sığınır. Onu unutan ve karanlığa gömülen dünyayı, o da unutup, dertlerini dergâh-ı rahmete döker. Ayrıca ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya dalmadan önce son ibadetini yapıp, günlük hesap defterini güzelliklerle kapatmak ister.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de ashabına yatsı namazını kıldırır ve önemli bir durum olmazsa,17 kimseyle konuşmadan dinlenmeye çekilirdi. Uyumaya geçmeden önce dua ederdi. Bilindiği gibi O’nun hayatında dua pek büyük bir yere sahipti. Günün her saatine dağılan duaları hakkında özel kitaplar yazılmıştır. Zira dua Kur’ân’ın ifadesiyle insanlığın değer ölçüsüdür. Hz. Aişe validemiz, O’nun yatmadan önce yaptığı dua ve uygulamayı şu şekilde anlatmaktadır: “Allah Resulü her gece yatağına girdiğinde iki elini birleştirir, onlara üfler, İhlâs, Felak ve Nas sûrelerini okur, sonra da başından başlayarak, vücudunda ulaşabildiği he yere elini sürer ve bunu üç defa tekrar ederdi.”18 Elbette bu konuda başka tavsiye ve uygulamaları da bulunmaktadır. Mesela Hz. Ali (ra) şunu rivayet etmektedir: “Allah Resulü bana ve Fatıma’ya şu tavsiyede bulundu: Yatağınıza girdiğinizde 33 defa ‘Allahu Ekber’, 33 defa ‘sübhanellah’, 33 defa (bir rivayette 34) ‘elhamdulillah’ deyin.” Hz. Ali o günden sonra bunu hiç terk etmediğini söyleyince, bir zat “Sıffin günü de mi?“ dedi, o “evet o gün bile…” cevabını verdi.”19

Yine önemli bir iş olmazsa gece pek dışarı çıkmazdı. Ancak bazı gecelerde dışarı çıktığına dair rivayetler de bulunmaktadır. Bir misal vermekle yetiniyoruz:

Bir gece Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'e uğrayan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Ebû Bekir'in çok sessiz, Hz. Ömer'in ise sesli Kur'an okuduklarını görmüştü. Sabah onlarla karşılaştığında durumu aktararak Hz. Ebû Bekir’e sesini biraz yükseltmesini, Hz. Ömer’e de biraz alçaltmasını söylemişti.

Ebû Davud'un meşhur şerhlerinden olan Bezlu'l-Mechud'da konu, tasavvufî bir edayla şöyle izah edilmektedir: Hz. Ebû Bekir'e şühûd ve cemal hali galip olduğundan "duyurmak istediğim (Allah) duyuyor"; Hz. Ömer'e celâl ve heybet hali galip olduğundan, "uykusu derinleşmemiş olanları uyandırıyor ve gaflet getiren vesvesesiyle birlikte Şeytanı kovuyorum," cevabını verdiler.

Hz. Ebû Bekir'in hali cem', Hz. Ömer'in hali ise fark idi. Ama en mükemmel hal, Hz. Peygamber'in hali olan cem'u'l-cem'dir. Hazık bir ruh ve kalp doktoru, yüce mertebelere ulaştırıcı şefkat ve merhamet timsali olan Efendimiz, Hz. Ebû Bekir'e biraz sesini yükseltmesini emretti. Böylece, hem etrafta duyanlar yararlanmış olur, hem de ona galip olan ve masivayi yakıp yok eden tevhid halinden cem' ve şuhûd haline geçmiş olur, böylece vahdet eşyanın kesretini örtmemiş, yaratıklar da yaratana perde olmamış olur. Bu Efendimiz’in, ulaştırmakla görevli olduğu evliya-yı izamın mertebesidir. Hz. Ömer'e de biraz sesini azaltmasını emretti. Böylece namaz kılıp Kur'an okuyan diğer kimselerin dikkati dağılmamış olacağı gibi, özürlerinden ötürü uyuyanlar da rahatsız edilmemiş olur. Ayrıca Hz. Peygamber bu ifadesiyle Hz. Ömer'e, biraz sessiz okuyarak, erbabı nazarında ibadetin tadı, itaatin özü olan münacattan mahrum kalmamasını da emretmiş ve mizacını ta'dil etmiş oluyordu.20

Gece

Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı hatırlatarak insan ruhunun Allah’ın rahmetine ne kadar muhtaç olduğunu hatırlatır. Dolayısıyla gece kılınacak teheccüd namazı, kabir gecesinde ve berzah karanlığında önümüzü ve evimizi aydınlatacak vazgeçilmez ışık kaynağımız olacaktır.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günün son dilimi olan gecelerini de engin bir ibadetle geçirmekteydi. Tafsilatını ilgili eserlere havale ederek Hz. Aişe validemizin bir birini tamamlayan şu müşahedelerini nakletmek istiyoruz: "Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), gece ayakları şişene kadar namaz kılardı. Kendisine, "Ey Allah’ın Resulü! Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır (Fetih, 48/2). Buna rağmen ibadet konusunda niye kendini bu kadar zorluyorsun?" denilince, "Ben Allah'ın bu mağfiretine karşı şükreden bir kul olmayayım mı?" cevabını verirdi."21

Tabiinin büyüklerinden Atâ b. Rebah bir gün Hz. Aişe'ye, "Allah Resulü’nün sizi hayrette bırakan bir halini bize anlatır mısınız?" diye istekte bulununca, Hz. Aişe, “O'nun hangi hali hayrette bırakmıyordu ki?” dedi ve ekledi: "Bir gece odama geldi. Benimle yatağıma girdi. Sonra "Müsade edersen Rabb’ime kulluk edeyim..." dedi. Kalktı, abdestini yeniledi ve namaza durdu. Kıyamda öyle ağladı ki, gözyaşları göğsüne damlıyordu. Rükû’a varınca orada da uzun uzun ağladı. Secdede bu hal devam etti. Ağlaması, sabah namazı için haber vermeye gelen Hz. Bilal’in seslenmesine kadar sürdü.

"Ya Resûlallah!" dedim, "Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği halde niçin bu kadar ağlıyorsun?" Şöyle dedi: "Şükr eden bir kul olmayayım mı? Hem nasıl ağlamayayım ki, bu gece Allah bana şu ayetleri inzal buyurdu: ‘Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akl-i selim sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: "Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş azabından koru! Rabbimiz, Sen birini ateşe attın mı, onu perişan etmişsindir. Zalimlerin yardımcısı yoktur. Rabbimiz, biz "Rabbinize iman edin!" diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, iyilerle beraber canımızı al! Rabbimiz bize, elçilerine vaat ettiğini ver, kıyamet günü bizi yüzüstü bırakıp rezil etme. Zira Sen verdiğin sözden caymazsın.’ (Al-i İmran, 3/190–194) Sonra, ‘Bu ayetleri okuyup da uzun uzun tefekkür etmeyenin vay haline,’ dedi.”22

Allah Resulü, Teheccüd namazından sonra bir süre dinlenir ve müezzinin nidasıyla sabah namazına kalkardı. Hz. Bilal imsakten önce ezan okur ve halkı hem sahur hem de teheccüde kaldırırdı. Hz. Abdullah b. Ümmi Mektum ise imsak vaktinin başlamasıyla ezan okur ve sabah namazının girdiğini bildirirdi.

 

Netice

Kâinatın Efendisinin günlük hayatı çok değişik yönleriyle ele alınabilir. Ancak ne şekilde ele alınırsa alınsın, her yönüyle bütün insanlığa ışık olacak uygulama, tanzim ve sözlerle karşılaşılacaktır. Günlük hayatın adeta kâbusa dönüştüğü bir dönemde, Efendimiz’in günlük hayatını tetkik eden ve kendisine dersler çıkaranlara ne mutlu.

 

_______________

DİPNOTLAR

1. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kerpiçten yapılmış, üzeri hurma dallarıyla örtülmüş basit, sade bir evde oturuyordu. Tabiînin büyüklerinden Hasan Basrî (110/728) demiştir ki; “Resûlullah’ın evi Emevî hükümdarlarından Abdülmelik’in oğlu Velid zamanında onun emriyle yıkılarak mescide ilhak edildi. Bu durumu gören insanlar ağlamaya başladılar.” O gün yine tabiînin büyük âlimlerinden Saîd b. Müseyyeb (94/713) şöyle dedi: “Vallahi arzu ederdim ki Resûlullah’ın evini olduğu hal üzere bıraksalar da Medine ahalisi neşveyâb olsalar ve Medine dışında olanlar da gelip Resûlullah’ın hayatında ne ile iktifa buyurduğunu görseler de zühd dersi alsalardı.” Bak. Elmalılı, VI, 4453.

2. Buhârî, Ezân, 11, 13, Şehâdât, 11, Savm, 17; Müslim, Sıyâm, 36–39; Nesâî, Ezan, 9, 10.

3. Müslim, Mesacid, 286; Ebu Davud, Salât, 301.

4. Tirmizi, Vitr, 15.

5. Buharî, Teheccüd, 2, Fedailu's- Sahabe, 19; İbn Mace, Rü'ya, 10.

6. Müslim, Sıyam, 169.

7. Konuyla ilgili şöyle bir olay anlatılır: “Medine'de ağzı bozuk, şuna buna çatarak ağır ve kaba lâflar söyleyen bir kadın vardı. Bu kadın bir gün Peygamber Efendimiz’in yanından geçerken Allah Resulü (s.a.s.) bir seki üzerinde oturmuş haşlanmış et yiyordu. Kadın: "Şu adama bakın. Bir köle gibi yere oturmuş ve kölelerin yemek yiyişi gibi yemek yiyor" dedi. Peygamber Efendimiz: "Benden daha iyi bir köle var mı?" dedi. Kadın: "Kendisi yiyor da bana vermiyor" dedi. Peygamber Efendimiz: "Gel, sen de ye" buyurdu. Kadın: "Kendi elinle bana vermezsen yemem" dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendi eliyle kadına verdiyse de kadın bu sefer: "Ağzındaki lokmayı çıkarıp bana vermezsen yemem" diyerek diretti. Peygamber Efendimiz de ağzındaki lokmayı çıkarıp kadına uzattı. Kadın da hemen alıp ağzına attı. Kadın o günden sonra çok hayâlı oldu, hiç kimseye kötü söz söylemedi, Medine'nin en iffetli ve hayâlı kadınlarından birisi oldu.” Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 8 / 200, 231.

8. İbn Mace, Sıyam, 22.

9. Buharî, İsti'zan, 41.

10. Buharî, İsti'zan, 16; Müslim, Cuma, 30.

11. Maverdî, Edebu'd- Dünya Ve'd- Din, 343.

12. Buharî, İlim, 12.

13. Buhari, Mevakitü’s-Salât, 555.

14. Buharî, İsitzan, 15; Müslim, Selam, 15; Müsned, VI, 256; Kadı İyaz, Şifa, I, 131.

15. Müslim, Rada, 46; Aynî, Umdetü'l-Kâri, 20/244. Bu ikramlardan birinin meşhur ila hadisesine sebep olduğu da bilinmektedir.

16. İbn Kesîr, Tefsîr; V, 64, 65; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, s. 74.

17. O, önemli olaylardan biri şu şekilde aktarılmaktadır: Evs b. Huzeyfe'nin bildirdiğine göre, Hz. Peygamber, Medine'ye gelen bir heyete her gece yatsıdan sonra sohbet ederdi. Fakat bir gece gecikti. Nedeni sorulunca, "Bugün Kur'ân'dan okuma itiyadında olduğum hizbimi okumamıştım. Onu bitirmeden gelmek istemedim" buyurmuştu. Ebû Davut, Ramazan, 9; İbn Mace, İkame, 178; İbn Kesir, el-Bidaye, V, 32.

18. Buharî, Fedailu’l-Kur’ân, 14, Tirmizî, Dua, 21.

19. Müslim, Zikir, 80.

20. Seharenfurî, Bezlu'l-Mechûd, VII, 89.

21. Buharî, Teheccüd, 6; Müslim, Münafikîn, 78–79; Tirmizî, Salât, 187.

22. İbn Hibban'ın Sahih'inden naklen, Leknevî, İkametu'l- Hücce, 112.

          

                                Prof. Dr. Abdulhakim YÜCE 

                                           

                                         HKN

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

sevmek bir ömür boyu

sevgi, aşk, bilgi, yemek tarifi, şiir, resim ne ararsan var burda....

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

online
site için öneriler
sitemizi beğendiniz mi?

evet
idare eder
hayır


Şu Andaki Durum

Oyunlar Designed by In Obscuro